1992 Sonrası Kuzey Irak Oluşumu: Neorealist Perspektif

1992 sonrası Kuzey Irak oluşumunu Neo realizm perspektifinde anlatmaya
çalışacağımız bu yazımızda öncelik olarak ilk başlığımız realizm, neo realizm arasındaki
zaman içindeki değişkenliği ve geçişi anlatmak olmuştur. Bu başlıkta özel olarak
değindiğimiz Kenneth Waltz ise neo realizmin kurucusu olarak tanınıp, bu başlıkta, iki teori
arasındaki farkları kendisi tarafından açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci başlığımız olan
uluslararası ilişkilerin yeni gerçekçi teorisi olan ve kurucusu Kenneth Waltz’un daha çok
yapısalcı realizm olarak adlandırdığı neo realizm teorisinin ne anlam ifade ettiği, dünya
sistemini oluşturan anarşinin nasıl bir düzen olduğunu anlatmaya çalıştık. Üçüncü başlık olan
Kuzey Irak’ın oluşumunda ise 1992 öncesi ve sonrası ayrım yaparak Kuzey Irak’taki bir Kürt
devleti oluşumunu tarihsel açıdan değerlendirmeye çalıştık. Neo realizm perspektifinden
Kuzey Irak oluşumunu değerlendirdiğimiz son bölümde ise makalemizin ana konusuna
değinmeye çalıştık. Bu bölümde diğer bölge devletlerinin de yaptıklarını yorumlamaya
çalıştık.
Anahtar Kelimeler: Neorealizm, Kuzey Irak, Kürt Devleti.

Abstract
In this article, which we will try to explain the post-1992 formation of Northern Iraq
from the perspective of Neo-realism, our first priority is to explain the variability and
transition between realism and neo-realism over time. Kenneth Waltz, whom we specifically
mentioned in this title, was recognized as the founder of neo-realism, and in this title, the
differences between the two theories were tried to be explained by him. In our second title,
we tried to explain what the neo-realism theory of international relations, which the founder
Kenneth Waltz called more structural realism, means, and what kind of order anarchy that
creates the world system is. In the formation of the third title, Northern Iraq, we tried to
evaluate the formation of a Kurdish state in Northern Iraq from a historical perspective by
making a distinction between before and after 1992. In the last part, where we evaluated the
formation of Northern Iraq from the perspective of neo-realism, we tried to touch on the main
subject of our article. In this section, we tried to interpret what other states in the region have
done.
Keywords: Neorealizm, North Iraq, Kurdish State

Giriş
1992 sonrası Kuzey Irak oluşumuna baktığımızda gelişmesi ve ilerlemesi bundan
önceki yıllara nazaran daha güçlü ve istikrarlı olmuştur. Özellikle 1990 ların sonunda Kürt
Federe Devleti’nin kurulması devletleşmeye giden yolda Kürdistan tarihinin mihenk
taşlarından biri olmuştur demek yanlış olmaz. Ve son yıllara baktığımızda yapılan
referandum ve bu referandumun sonucu ile Kürdistan Bölgesel Yönetiminin özerk bir
yapıdan çıkıp devletleşmesi için halktan alınan meşru karar büyük adımlardan biridir. Bu
devletleşmeye giden yol, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve diğer büyük Avrupalı devletlerin
çıkarları doğrultusunda bu bölgede bölünme gerçekleştirileceği için bu duruma göz
yummaları gibi yorumlar, bilimsel olmaktan oldukça uzak olacağı için konunun öznesel ve
uygulama boyutlarını derin bir şekilde araştırmak gerekir. Bizim çalışmamızın amacı Kuzey
Irak oluşumundaki Kürt Devleti ve Milleti sorununu, hukuki ve vicdani açıdan tartışmak
değil, teorik açıdan ele alarak bir durum tespiti yapmaktır.

Yazımızda, Kuzey Irak oluşumunu neo realist perspektifte ele alacağımız için ilk
bölümde neo realist teorinin temel görüşlerini ortaya koymaya çalıştık. İkinci bölümde ise
Kuzey Irak tarihini 1992 öncesi ve 1992 sonrası oluşumlarını ele alarak iki farklı dönemlerde
nasıl geliştiğini ve 1992 sonrası Kuzey Irak oluşumunda nasıl bir istikrar ve direnme ile
devletleşmeye giden yolda güçlenmenin örnekleri oluştu. Bu çalışmadaki temel amaç,
Kenneth Waltz’un kurucusu olduğu Neo Realist akıma göre her ülke kendi çıkarları ve kişisel
kazançları doğrultusunda uluslararası arenada eylemlerini belirler ve geliştirirken uluslararası
arenadaki yeni devlet oluşumuna nasıl bakıldığını ve buna karşı nasıl tavırlar alındığını neo
realist perspektiften nasıl açıklanacağına cevap bulmaktır.

1.NeorealizmTeorisi
1.1. Realizm – Neorealizm Geçişi
Uluslararası siyasetteki en önemli soru, bir teorinin ne ile ilgili olması gerektiğidir.
Gerçek bir anlam ifade eden tek soru budur ve bu sorular büyük ölçüde savaş ve barışı
kapsar. Realizmin en büyük avantajlarından birisi bu konuda söyleyecek fazla şey olmasıdır.
Mükemmel bir cevap vermez ancak uluslararası sistemin büyük soruları karşısında
söyleyecek fazlaca şeyi vardır. Realizmin cazibelerinden birisi de, bir teorinin esasen basit olduğunu dile getirmenin çok yönlü bir yolu olan yalın bir teori olmasıdır. Realizm, anlaşılması kolay bir teoridir. Dünyanın nasıl işlediğini, neden Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının yaşandığını birçok açıdan açıklayan bir yığın etmen söz konusudur. Aslında
önemli olan büyük bir konuda bir teorinin basit açıklamalar yapabiliyor olmasıdır. Ama bu,
uluslararası sistemdeki ikincil eylem ve görüşleri yahut çevresel meseleleri açıklamamız
gerekmediği anlamına gelmez. Ancak tanım gereği en önemli teoriler, büyük sorularla ilgili
olanlar oluyor. Bu sebeple yapısalcı realizm gibi hoş ve basit kuramlar önem arz ediyor
Uluslararası ilişkiler teorileri iç siyasete çok fazla önem vermez, sürekli sistemik
analizler üzerinden gider gibi düşünceler neo realizm de vardır. Aslında bu konuya antitezler
çoktur. İç ve dış siyasetin birbirine geçmiş, birbiriyle uyumlu ve birbirlerini çok etkiledikleri
düşüncesi çoğu yazarlar açısından dile getirilir. Bu düşünceyi geliştiren teoriler dışında
birçok literatürde var. Örnek olarak iç siyasetteki krizin dış siyaseti yansıması örneği
verilebilir. Yani iç siyasette kriz yaşadığımızda toplumun dikkatini dışa yönlendirmek için
örneğin bir savaş açılabilir, bir tehdit söz konusu olabilir gibi. Bunun örnekleri Türkiye’de de
söz konusu olmuştur.

Uluslararası İlişkiler teorilerine baktığımızda çok daha farklı bir ‘odak’ var. Her
uluslararası ilişkiler öğrencisinin ilk gün karşısına çıkacak teori realizmdir. Özellikle İkinci
Dünya Savaşı sonrasında idealist yaklaşımlara karşı, Milletler Cemiyeti’nin kurulması ile
dünyaya Barış getirme düşüncesi ve günün sonunda idealistlerin düşüncesi gibi olmayan her
devletin kendi başına buyruk davranması özellikle yine buna örnek verecek olursak 1929
Ekonomik Buhranı ile birlikte sonrasında gelişen politika formasyonları, Nazizm-Faşizm gibi
uygulamalar ortaya çıkıyor. Bundan sonra akademisyenler için artık dünya düzenine idealist
değil realist yaklaşmalıyız fikri ortaya çıkıyor. Artık olması gereken değil karşında olan
düşmana savaş açacaksın düşüncesi gelişiyor.

Realistlerin düşüncesi şu bağlam üzerinde gelişiyor; dünya devletinin olmadığı bu
sistemde görülen sıkıntı anarşidir ve diğer aktörlerin ne yapması gerektiğine kimse karar
veremiyor, bir yaptırım mekanizması yok. Realizmin ilk düşünürleri en başta şunu
vurguluyorlar; ‘The human nature is evil’ yani insan doğası şeytanidir, insana güvenemezsin. Burada vurgulamak istedikleri şey devletlerin başka devlete güvenmemesi ve kendi askeri
gücünü oluşturmasıdır. 1960’lardan itibaren realizmde artık Kenneth Waltz karakteri ortaya
çıkıyor.

1.2. Kenneth Waltz
Kenneth Waltz, 1979’da yazdığı ‘Theory of İnternational Politics’ kitabında tamamen
sistemik analize odaklanır. Ona, insanoğlu şeytanidir, bu yüzden uluslararası ilişkiler doğası
anarşiktir demek, bilimsel gelmiyor. Realistler bundan sonra insan doğası üzerinden bir
genelleme olmayacağını ancak anarşik sistem üzerinden sistemik bir tartışma kurulursa ondan
sonraki diğer seviyeler biraz daha kolay anlaşılır. Çünkü sen sistemi anlatırsan onun alt
kollarını anlatmak daha kolay olacaktır. Uluslararası İlişkilerin teorik yaklaşımı sistemiktir
argümanı tartışması bununla geliyor.

Kenneth Waltz ’un düşüncesi, Bu anarşik sistemde devletlerin yapması gereken tek
şey hayatta kalmak olmuştur. Savunma harcamalarını artırarak hayatta kalınabilir. Bu
savunma harcamalarını kendini sağlama almak için yani başkalarının sana saldırmasını
engellemek için yaparsın. Burada önemli olan bu harcamanın yeteri kadar olmasıdır. Çok
fazla silahlanırsan, en güçlü haline gelirsen tehdit haline gelirsin. Kenneth Waltz 11 Eylül
saldırılarını bu düzlemde açıklar.

Neo Realistler devletlerin davranışlarının büyük ölçüde uluslararası sistemin yapı ve
inşası ile açıklanabileceğine inanıyorlar. Yurtiçi politikalar ve ferdi devlet meseleleri,
devletlerin uluslararası politikadaki idare-i maslahatlarını belirlemiyor. Daha açık bir ifade ile
devletlerin başları belaya girdiğinde yardım isteyebilecekleri üstün bir otoritenin olmadığı
anarşik bir düzende barındıklarına inanıyorlar. Bu da demek oluyor ki, devletler daha güçlü
devletlerin kendilerine karşı art niyet güdebilecekleri gerçeğini göz ardı edemezler. 3Bu
nedenle, devletlerin olabildiğince güçlü olmak adına yapamayacakları şey yoktur. Güçlü
olmayı ve güçlünün yanında olmayı istemelerinin sebebi, kendi topraklarında egemen olmayı
arzulamalarındandır. Zira böylesi bir durumda hiçbir devlet kendilerine zarar veremez.

Uluslararası sistemde ufak ve güçsüz bir ülke olmak, açık hedef olmak anlamına gelir.
Güçsüz kaldığınız takdirde, güçlü ülkeler üzerinizden menfaat sağlamaya hazırdırlar. Ve
devletlerin üzerinde üstün bir otoritenin var olmadığı bu anarşik düzende, size yardım
edebilecek kimse de olmayacaktır. Ülkelerin yardımına koşması için arayabilecek bir gece
bekçisi yoktur. Saldırıya açık bir haldedirler. Bundan kurtulmanın tek yolu da son derece güçlü
olmalarıdır. Bunun ne denli önemli olduğunu kavramak için, Amerika Birleşik Devletleri’nin
batı yarım kürede ki konumunu düşünelim. Batı yarım küredeki açık ara en güçlü ülke
Amerika’dır. Kuzey sınırında Kanadalılar, güney sınırında Meksikalılar, doğu sınırında balıklar
ve batı sınırında da balıklar vardır. Hiçbir Amerikalı gece başını yastığa koyduğunda başka bir
ülkenin saldırısına uğrayacağından endişe duymaz, zira Amerika son derece güçlüdür.
Bir devlet için uluslararası sistemdeki en mükemmel durum, olabildiğince güçlü
olmasıdır. Zira üstün bir otorite ve gece bekçisinin olmadığı, ancak kendilerine karşı art niyet
güdebilecek güçlü ordulara sahip devletlerin her daim hazır bulunduğu bir düzende hayatta
kalmanın en iyi yolu budur. Realizmin bakış açısına göre iki tür kuram vardır. Bunlardan biri
insan doğası realizmi, diğeri de yapısalcı realizmdir. Hans Morgenthau gibi klasik realistler,
Morgenthau’nun ‘animus dominandi’ dediği ilkenin insanoğlunun içine işlediğine inanan bu
okulun öğretisini savunurlar. Başka bir deyişle Morgenthau, tüm insanların tek tip bir
kişilikle dünyaya geldiklerini ve güce bir kez şahit olduktan sonra hayatları boyunca onun
peşinden koştuklarını söyler. Buna göre, uluslararası sistemdeki bu çekişmeye neden olan
insanoğlunun doğasıdır. Buda yapısalcı realizmin düşünme biçiminden oldukça farklıdır.
Kenneth Waltz gibi yapısalcı realistlere göre, devletlerin agresif davranışlarının
sebebi insan doğası değil sistemin yapısıdır. Bu da devletlerin, güvenlik ikilemine mahkûm
olmalarının sebebidir. Gerçek şudur ki, devletlerin üzerinde üstün bir otoritenin olmaması ve
devletlerin başka devletler tarafından askeri saldırıya uğramayacaklarından emin olamamaları
bir güvenlik ikilemi yaratır. Görüldüğü üzere iki realist okulun düşünceleri de aynı davranış
biçimini temel almaktadır. Ancak bu agresif çatışma hali, iki farklı teori ile açıklanmaktadır.
Bir tarafta insan doğasını temel alan klasik realistler, diğer tarafta ise sistemin düzenini temel
alan yapısalcı realistler vardır.

2.Uluslararası İlişkilerin Yeni Gerçekçi Teorisi – Neorealizm – Yapısalcı Realizm

Özellikle 1960 ve 1970’lerde uluslararası ilişkiler disiplininde çok çeşitli açıklamalar
ve teorinin teorileşme çabalarına tanık olunduysa da bunlar arasında birleşmeye, birliğe
ulaşmak mümkün olmamış. Dönemin egemen yaklaşımı olan realizm hemen hemen yönüyle
eleştirilere maruz kalmış. Özellikle uluslararası ilişkilerde devlet dışı aktörlerin artan önemi,
devletlerin iç ve dış siyasetinde ki varsayımsal farklılıkların giderek ortadan kalkmasını,
sömürgeciliğe karşı mücadele veren özellikle üçüncü dünyada sayıları hızla artmış olan
egemen devletlerin çeşitli yönleriyle geleneksel ulus devletten ayrışmaya başladıklarını,
devletlerin askeri veya stratejik konularının yanı sıra özellikle ekonomilerinin uluslararası
ilişkilerde belirleyici hale geldiği anlaşılmış. Ve Vietnam Savaşı’nda açıkça gördüğümüz bir
şekilde askeri gücün her zaman sonucu belirleyen unsur olmadığını görememek ile suçlanmış
ve realizm bu tarz konular ile sürekli eleştirilmiştir.

Klasik realizmin temellerini sarsacak düzeye ulaşan bu eleştirilerden hareketle Neo
realistler, bir taraftan uluslararası ekonomi politiğin endişeleri ile ilgilenirken, bir yandan da,
genel analizde, devlet ve askeri politik meselelerin önceliğini tekrar kurmaya çalıştılar.5
Örneğin, Stephen Krasner, üçüncü dünya ülkelerinin yeni uluslararası ekonomik
düzenin genel kabul görmemiş olmasının altında bu devletlerin ekonomik zayıflıklarının
değil, fakat devlet olarak zayıflıklarının ve uluslararası sistemdeki hâkim güçlerin çıkarları ile
çelişen prensipleri savunmalarının yattığını öne sürdü.

Benzer şekilde, Robert Tucker, uluslararası sistemin devamının sağlanmasında büyük
güçlerin ve askeri kuvvetin devam eden önemini vurguladı ve üçüncü dünya devletlerinin
geri kalmışlığını kendi içlerinden kaynaklanan politik ve ekonomik faktörlere bağladı.7

Neo realistler dünyadaki karşılıklı bağımlılığın arttı iddialarına karşı hep şüpheci
davrandılar ve iyi ya da kötü, uluslararası ilişkilerin yönetilmesinde dünyadaki büyük
güçlerin devam eden önemini vurguladılar.

Kenneth Waltz, analizinin başlangıç noktası olarak realizmin temel unsuru olarak
gördüğü anarşik uluslararası sistemin içinde hareket eden bağımsız devletleri alır. Kenneth Waltz insan doğasıyla ilgilendiği gibi devlet adamlığının etik konusunu da
analizinde yer verir ancak Morgenthau ise bunun tam tersini uygulamaktadır. Waltz’un büyük
oranda bilimsel modellerden etkilenen Theory of International Relations’ ı uluslararası siyasi
sistemi bilimsel bir açıklamasını sağlamaya çalışarak, bizi devletlerin belirli şekillerde
davranmalarını beklemeye iter.

Kenneth Waltz’un neorealist teorisine göre uluslararası ilişkilerin temel özelliği
devletlerarası merkezin olmadığı bir anarşik yapıdır. Devletler, temel özelliklerinde birbirine
benzerler, sadece farklılaşan kapasiteleri ile birbirlerinden ayrılırlar.
Sistemsel değişim devletler arasındaki güç dağılımının değişimi ile meydana gelir ve
bu tür bir değişimin temel aracı savaştır. Waltz, büyük güçlerin politikaları ile ilgilenir ve
tarihsel olarak uluslararası politikanın yapısındaki değişimi büyük güçlerin yükseliş ve
düşüşleri ile açıklar.

Neo realistler, dünyadaki ekonomik sorunların ve devletler arasındaki artan karşılıklı
bağımlılığı dünya politikasındaki önemini kabul edip ama aynı zamanda devletlerin çeşitli
politikalarının, göreli gücünü maksimuma ulaştırma isteği tarafından belirlendiğini de öne
sürerler. Waltz’un Neo realist teorisine göre her ülke kişisel kazançlarının peşindedir ve doğal
olarak uluslararası arenadaki eylemleri de kişisel çıkarları çevresinde gelişir.

Realist teoriye göre, temelde insan doğasının özü bencil, güç ve iktidar hırsı ile
hareket eden ve kendi çıkarları peşinde koşan varlıklar şeklindedir. Uluslararası sistemin
temel aktörleri olan devletlerde bireyler gibi çıkarları peşinde koşar. 10
Teorinin ana hipotezi, konu insan ve devlet olunca en önemli konu insanın doğasında
olan hırslar ve isteklerin Uluslararası politikaya yol çizdiği şeklindedir.
Kenneth Waltz, üç olası uluslararası ilişkiler görüşü önerir. Ona göre, bunların hepsi
uluslararası ilişkiler için açıklama becerisine sahip olsalar da sorunların çeşitlerine göre
değişik yöntemlerle cevap bulurlar. Birincisi, psikolojik yaklaşımdır ki bu, insanlığın
doğasını ve davranışını inceleyen yaklaşımdır. İkinci yaklaşım devletlere odaklanır ve
devletlerin doğalarına, ses sistemlerine ve ideolojilerine bakarak cevap arar. Üçüncüsü ise,
uluslararası sistemi odaklanmaktadır. Kenneth Waltz’un en verimli bulduğu bu yolda,
uluslararası sistemin kendisinin doğasına ve yapısına bakılır.

Kenneth Waltz bu açıklama ile kendi teorisini neo realizm yerine yapısal realizm
olarak tanımlamayı tercih eder. Ona göre uluslararası siyaseti açıklayan ana unsur insan
doğası değil sistemin doğasıdır. Her devlet kendi özel çıkarımları peşindedir ve uluslararası
alandaki hareketleri bu kişisel çıkarlarına bağlıdır. Devletler kendi çıkarlarını sağlamak
amacıyla birliktelikler oluşturabilir. Ancak bu birlikteliklerde bile devletler kendi çıkarları
doğrultusunda hareket ederler. Uluslararası sistemin düzeni anarşik yapıdır. Devletler
arasındaki ilişkileri anlama da güç, merkez konumundadır. Devletler arasındaki güç arayışı
kendilerini askeri, ekonomik, bilimsel ve sosyal gelişmeler kaydetmeye zorlar. Neorealist
Teorinin dünyasında bir devlet ne kadar çok güçlü ise, uluslararası alanda o kadar az hassas,
zayıf ve savunmasızdır. En önemli kıstaslardan birkaçı da güvenlik ve gelişmişlik açısından
askeri ve ekonomik güçtür.

Yapısalcı realizm, bir manada, denge teorisidir. Uluslararası sistemin anarşik yapısını
bir kargaşa olarak değil, bir denge olarak görür. Güç dengesi kavramını sadece barışın
muhafazası olarak tanımlar. Çok güçlü bir devlet, diğer devletleri korkutur ve ona karşı
birleşmelerini sağlar. Böylece ortam daha güvenli hale gelir. Ancak Çok güçsüz bir devlet diğer devletlerin bu durumdan faydalanmaya meyletmesine ve dengeyi bozmasına yol
açabilir.

Neorealizm diye bahsettiğimiz şey aslında uluslararası ilişkileri belirleyen en önemli
unsurun uluslararası sisteminin yapısı olduğunu kabul ederek devletlerarası dış politikayı ve
devletlerin birbiriyle ilişkilerini inceler.

Uluslararası sistem, uluslararası sistemin yapısı ve temel dinamikleri, uluslararası
sistemdeki aktörler, uluslararası yapı ile aktörler arasındaki etkileşim ve aktörler arasındaki
ilişkilere dair akademik çalışmalar uzun zamandır yapılıyor olmasına karşın, realist teori
geleneğinde, tüm bu unsurları, tümdengelimsel yönteme dayalı olarak en kapsamlı ve kendi
içinde tutarlı bir uluslararası sistem teorisi şeklinde sentezleyen siyaset bilimci, 1979 yılında
yayınladığı ‘Uluslararası Siyaset’ teorisi isimli eseri ile Kenneth Waltz (1924-2013)
olmuştur.

Kenneth Waltz ile birlikte realist teoride Neo realizmi kabul etmiş, uluslararası
ilişkilere yapısalcı bir izlenim ile kapsamlı akademik çalışmalar ortaya koymuş başka sosyal
bilimciler de mevcuttur. Örnek olarak önde gelen isimler Robert Gilpin, Joseph Grieco,
Christopher Layne.

Waltz, realist teori geleneğinde Neorealizm olarak adlandırılan yeni bir akım tesis
eden bu eserinin ilk cümlesinde, eseri yazmaktaki amaçlarının, ‘uluslararası siyaset teorileri
ile konuya yönelik teorik olarak önemli olma iddiasındaki yaklaşımları incelemek’ ‘mevcut
derilerdeki kusurları düzelten bir uluslararası siyaset teorisi inşa etmek’ ve ‘inşa edilen
teorinin bazı uygulamalarını incelemek’ şeklinde sıralamıştır.14
Waltz’un bu amaçları sıralarken ve sırası ile gerçekleştirmeye çalışırken ulusal ve
uluslararası sistem teorisini karşılaştırmış ve bunlar arasındaki farklılıkları, siyasi sistem ile
iktisadi sistemi karşılaştırıp arasındaki benzerlikleri vurgulaması oldukça önemlidir. Waltz eserinin neredeyse yarısını uluslararası sistem teorisinden önce bir sistem teorisi inşa etmeye
ayırmıştır.

Her şeyden önce, Waltz’a göre teori, ‘mukayyet bir faaliyet alanı veya sahasına dair,
zihnen şekillendirilmiş bir resim’, ‘bir alanın örgütlenmesinin ve onun parçaları arasındaki
bağlantılarının bir tasviridir.’

Waltz, teorileri, indirgemeci teoriler ve sistemik teoriler olarak ikiye ayırır.
İndirgemeci teori ‘sistemin parçalarının davranışı ile ilgili bir teoridir’ ve indirgemeci teoride
‘bütün parçalarının vasıfları ve etkileşimleri bilinerek anlaşılır. Ancak Waltz, burada şunu da vurgulamak istemiştir, bir sistemdeki birimlerin davranışlarının ve bu birimler arasındaki etkileşimlerin, yalnızca onların amaçlarını, niteliklerini ve aralarındaki ilişkileri bilmekte anlaşılamayacağı, aralarındaki etkileşimlerin sonuçlarının bu şekilde ön görülemeyeceğini belirtmiştir.

Waltz, teorileri indirgemeci ve sistemik teoriler olarak ikiye ayırır ama indirgemeci
teoriye alternatif olarak sistemik teoriyi benimser. Bunun sebebini şu şekilde açıklar, sistemik
teoriler analiz yaparken sistemin birimleriyle değil sistemin işleyen dinamikleri ile ilgilenir.
Sistem, yapı ve etkileşim halindeki birimler olmak üzere iki farklı unsurdan oluşur.
Yapı ise parçalarının düzenlenişi ile tanımlanır.

Daha sonra, Waltz, uluslararası sistemin yapısını inceler. Waltz’a göre, uluslararası
sistemin yapısını tanımlayan üç unsur bulunmaktadır. Birincisi, uluslararası yapının kendisine
göre düzenlendiği veya tanzim edildiği ilkedir. İkincisi, birimlerin farklılaşması ve
işlevlerinin belirlenmesidir. Üçüncüsü, birimler arasında kabiliyetlerin dağılımıdır. 18
Waltz, ilk olarak, uluslararası yapının kendisine göre düzenlendiği ilkeyi tartışır.
Merkezi ve hiyerarşik olan ulusal siyasi sistemlerde, sistemin parçaları alt üst ilişkisi içinde olmasına karşın, merkezi olmayan ve anarşik uluslararası siyaset sistemlerde her bir parça
diğer parçalara resmi olarak eşittir ve ‘kimse buyurmaya yetkili değildir, kimseye itaat
etmeye mecburi değildir.

Bu konuda soracağımız ilk soru, Düzenleyici İlkenin anarşi olduğu yani bir merkezi
otoritenin olmadığı uluslararası yapıda düzen nasıl var olmuştur.
Waltz, bu soruya cevap verebilmek için mikroekonomik teoriye başvurur. Mikro
ekonomik teoriye göre, ‘pazar, amaçları ve çabaları, bir düzen yaratmaya yönelik değil, içsel
olarak tanımladıkları kendi menfaatlerini toplayabildikleri her türlü araçla tatmin etmeye
yönelik olan ayrı birimlerin faaliyetlerinden hâsıl olur.’ Birimler kendileri için davransalar
da, neticede onların davranışlarından, bu davranışlardan bağımsız bir varlığı ve gücü olan,
birimlerin denetim altına alamadığı ve birimlerin davranışlarını etkileyen ve kısıtlayan bir
yapı ortaya çıkar.

Waltz’a göre uluslararası yapı şu şekillerde ortaya çıkar; Ayrı ayrı devletlerin kendi
çıkarlarını düşünen davranışlarından kendiliğinden ortaya çıkar ve bu devletlerin
davranışlarını etkileyen ve kısıtlamaya çalışan bağımsız bir varlığı ve gücü vardır. Ayrıca
Waltz’un burada ifade ettiği en önemli şeylerden biri de devletler için bu anarşik yapıda
öncelikli ilke hayatta kalma yani beka olduğudur.
‘Beka saikinin ötesinde, devletlerin amaçlarının sonsuz derecede çeşitli olabileceğini’
kabul eden Waltz için beka temel saiktir çünkü ‘Beka, devletlerin sahip olabileceği diğer tüm
amaçlara ulaşmak için bir ön şarttır.
Waltz, konunun en başında uluslararası sistemin yapısını tanımlayan üç unsurdan
ikincisi olarak, uluslararası sistemdeki birimlerin karakterini tartışmıştır. Ulusal siyasi
sistemlerdeki alt üst ilişkilerin doğası sonucu oluşan hiyerarşik yapı, bu sistemlerin parçaları
arasında oluşan işlevler açısından bir farklılaşma meydana getirir. Buna karşı anarşik yapıda
olan ve doğası gereği alt üst ilişkileri içermeyen bu yapı ise, Az önce bahsedilen farklılaşma burada tam tersi olarak bu sistemin parçaları arasında işlevleri açısından bir benzerliği
meydana getirir.

Dolayısıyla, ‘uluslararası siyasi sistemlerin birimleri olan devletler, icra ettikleri
işlemler ile resmi olarak ayrışmazlar’. Waltz’a göre, bu durumun bir sonucu olarak,
birimlerin işlevsel olarak aynı olduğu ‘uluslararası yapılar, sadece düzenleyici ilkedeki bir
değişim yoluyla veya bu olmadığı takdirde, birimlerin kabiliyetlerindeki değişimler yoluyla
farklılaşır.’ Sistemi tanımlayan bu ikinci unsur olan uluslararası sistemdeki birimlerin karakteri
konusunda akla gelen ilk soru uluslararası sistemin başlıca birimleri olarak neden devletlerin
ele alındığı sorusudur.

Waltz, Devletlerin uluslararası sistemdeki tek aktör olmadıklarını kabul etmekle
beraber ‘yapıların, içlerinde gelişen tüm aktörler ile değil sadece belli başlı olanları ile
tanımlandığı’ düşüncesini öne sürer. Waltz, İlk unsurda akla gelen sorunun cevabında mikroekonomik teoriye başvurduğu gibi ikinci unsurun cevaplanmasını da mikroekonomik teoriye başvurmuştur ve
ekonomistlerin bir pazarın yapısının o pazarda rekabette olan şirketlerin sayısal boyutu ile
tanımlanması gibi, bahsettiğimiz uluslararası sistemde aynı mikroekonomik teoride pazarda
rekabet eden şirketleri devlete benzeterek bu uluslararası sistemin yapısını bu devletlerin
rekabeti ile tanımlamıştır. Bu soruda Waltz’un ikinci cevabı; devletlerin, hem kendilerinin
hem de devlet dışı aktörlerin devletlere göre faaliyet gösterdikleri alanlar da kuralları koyan
ve bunlar bozulduğunda kuralları tekrar kendilerine göre yapan aktörler oluşudur.
Waltz’a göre, hem devletleri hem de diğer devlet dışı aktörlerin uluslararası sistemde
‘dramalarını sahneye koydukları veya kendi yeknesak işlerine devam ettikleri sahneyi’, başka
aktörler değil devletler kurar. Devletler, egemen siyasi özellikleri ile diğer devletlerle benzer olsalar da tamamen aynı değillerdir. Devletlerin diğer devletlerle farklılığı kendilerinin sahip olduğu kabiliyetler
ile ortaya çıkar.

Waltz, uluslararası sistemde yapıyı incelerken üçüncü olarak birimler arasındaki
kabiliyet dağılımına tartışır. Bu tartışmada ilk yapılan anarşik sistemde farklı olamayan
devletleri öncelikli olarak sahip oldukları kabiliyetler ile birbirlerinden ayırt edilmesidir.
Burada, uluslararası sistemin yapısal analizi hususunda iki önemli nokta
bulunmaktadır. Birincisi, kabiliyetlerin, birimlerin vasıfları olmasına rağmen, kabiliyetlerin
dağılımının sistemin vasfı olmasıdır. Kabiliyet, birime dair; kabiliyetlerin dağılımı, sisteme
dairdir. İkincisi, bir sistemin yapısının, sistemin birimleri arasındaki kabiliyetlerin
dağılımındaki değişimler ile değişmesidir.

Konumuzun üçüncü tartışmasında akla gelen ilk soru devletlerin kabiliyeti ile ne
kastedildiği sorusudur. Kabiliyetlerin dağılımını tamamen ve geçerli bir şekilde ortaya
çıkarabilmek için öncelikli olarak tanımlanması gereken bu kabiliyetlerin ne olduğudur.
Waltz’a göre devletlerin uluslararası sistemdeki konumunu belirleyen kabiliyetleri,
nüfusun ve arazinin büyüklüğü, kaynaklar, ekonomik imkân, askeri güç, siyasi istikrar ve
siyasi ehliyettir.

Waltz için, uluslararası anarşik sistemin kaotik olmamasını, uluslararası anarşik
sistemde düzen olmasını sağlayan olgu ve mekanizma, güç dengesidir. Bir ‘güç dengesi
teorisi’, asgari düzeyde hayatta kalmak ve azami düzeyde evrensel hâkimiyet sağlamak için
eylemde bulunan üniter devletlerin, amaçlarına ulaşmak için uygun araçları, az çok makul
yollar ile kullanma çabalarının sonucu olarak ortaya çıkar. Waltz, bu çabaları iki sınıfa ayırır.
Ekonomik imkânları yükseltme, askeri güç artırma ve daha zekice stratejiler geliştirme
örnekleri ile ifade ettiği dâhili çabalar ve bir devletin dâhil olduğu ittifakı güçlendirme ve
genişletme veya muhalif bir ittifakı zayıflatma veya daraltma örnekleri ile ifade ettiği harici
çabalar.

Neo realizm, Realizm den çok da farklı şeyler bahsetmiyor. Elbette işin doğasına
saygı duyuyor. Bu noktada önemli olan özellikle neorealist öncüsü olan Kenneth Waltz’ dur.
Kenneth Waltz, realizmin özüne sadık kalıyor. Waltz ’un farklılığı şurada ortaya çıkıyor.
Kendisi sisteme de bakmamız gerektiğini söylüyor. Yani burada bizim için önemli olan
yapıdır. Sadece devlet ve gücü öne alarak ve yayılmacılığa dair ve hedefe giden her şey
mubahtır düşüncesiyle bunu gerçekleştiremeyiz. Bu şekilde uluslararası sistemi iyi
anlayamayız. Uluslararası sistemi anlamak için mevcut sistemin yapısına ve kendisine
bakmamız gerekiyor. Analiz düzeyimiz sadece devlet olmamalı. Realistler, devleti ve gücü
ön planda tutup yayılmacılığı ve revizyonizmi önemli görüyor. Statükoculuğa tamamen
karşılar.

Realistlere göre Makyavelli örneğinde olduğu gibi hedefe giden yolda her şey
mubahtır. Neo realistlere göre devlet ve güç önemlidir. Ancak bunlar bir araç olarak
kullanılabilir. Yani bir amaç olarak bakılmaması gerekir. Durduk yere başkalarının
topraklarına saldırmak, sürekli yayılmacı ve revizyonist bir politika izlemek, uluslararası
sistemi ve yapıyı da zorlar. Ve aynı zamanda devletlerin kendisine de zarar verir. Neo
realistlere göre gücü uluslararası siyasette araç olarak yani gerektiğinde kullanırsak daha
sağlıklı ve akıllıca olur. Neo realistler gücü ön plana alarak politikalar geliştirmenin diğer
devletlere zararından çok kendisine de zarar vereceğini düşünürler. Neo realistler
yapısalcılığa da yakındır. Çünkü sistemin yapısına da bakmak isterler. Analiz düzeyleri
devlet, güç ve yayılmacılık değildir. Analiz düzeyi sistemin yapısı ve kendisidir. Tıpkı
yapısalcılar da olduğu gibi. Neo realistler ekonomik ve iktisadi faktörlerin de bunda etkili
olduğunu söylüyorlar.

3.Kuzey Irak Tarihi ve Oluşum Süreci

3.1. 1992 Öncesi Kuzey Irak Oluşumu
Kürtler bugüne kadar Irak’ta bağımsızlık istediklerinde başlarına neler geldi?
Kuzey Irak Kürt Yönetimi ya da diğer adıyla Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi,
kuzeyinde Türkiye, doğusunda İran ve batısında Suriye ile çevrili 40.643km bu alan da Irak Federasyonu’na anayasa olarak bağlı özerk bir yönetim bulunuyor. 5 milyon nüfuslu bu
devletin lideri Mesut Barzani ve merkezi Erbil’dir. Barzani Aşireti 1900’lü yılların başında
Dicle ile Fırat nehirleri havzasının yukarı kısmını oluşturan ve o dönem Osmanlı dönemin de
Musul olarak bilinen bölgede yerleşti ve büyüdüler. İlk Kürt isyanı 1910 da yaşandı.
Ayaklanma 1914’de Abdülselam Barzani’nin Musul da idam edilmesi ile bastırıldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan devletlerden biri olan Irak, Kürtlerin de bir kısmını içine alması ile birlikte Irak sınırları içerisinde bir Kürt sorunu ortaya çıktı. Çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı Kuzey Irak bölgesinde 1900’lerin başlarından beri istedikleri şey, genelde siyasal haklar ve özerklik anlamında gelişmiştir. Bu dönemde Osmanlı’dan kopan Irak’da en etkili Kürt lider Süleymaniye valisi olan Şeyh Mahmut Berzenci olmuş. Mahmut Berzenci Kürdistan için bağımsızlık amacıyla ortaya çıkmış ve İngilizlere karşı ayaklanma başlatmıştır. Kendi çıkardığı ayaklanmalardan sonra dahi İngilizler tarafından Süleymaniye kentine iki defa vali olarak atanmış ama İngilizlere karşı ayaklanmayı hiç kesmemiştir. Kendini Kürdistan hükümdarı olarak tanıtmıştır. Modern Irak’a denk gelen bu ayaklanmalar Kürdistan bölgesinde fiili bir yönetim oluşturmuştur fakat İngiliz güçleri karşısında başarılı olamamıştır.

Irak’taki ilk Kürt isyanı ile şekillenmiş olan bu siyasal statü talebinin hayat
bulamaması sonrasından gelen yeni isyanlara da kapı aralamıştır. Mahmut Berzenci den sonra
1931’de Şeyh Ahmet Barzani liderliğindeki de yeni bir isyan başlamıştır. Barzani
liderliğindeki bu isyanların başlaması Kürt mücadelesinde öncülüğün Barzani Aşireti’nin
eline geçmesi ile bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Ahmet Barzani
liderliğinde çıkan bu isyan daha çok aşiretsel sebeplere bağlansa da, Kürt aşiretleri tarafından
Irak otoritesine bir karşı çıkış olması sebebiyle önem taşımaktadır. Maalesef Kürt hakları
konusunda herhangi bir sonuca ulaşamayan bu İsyan 1932 yılında bastırılmıştır. 1943 yılında
Şeyh Ahmet Barzani isyanını kardeşim Molla Mustafa Barzani devam ettirmiş ve isyanlar milliyetçi bir karakter kazanmıştır. Mustafa Barzani Irak hükümetinden taleplerini söyle sıraladı: Kerkük, Süleymaniye, Hanaqin ve Duhok’un dahil olduğu bir Kürdistan Eyaletinin
oluşturulması, Irak kabinesinde bu eyaleti yönetecek bir Bakanlığın kurulması, Kürtçe’nin
resmi dil olması, kültürel ve ekonomik özellikleri verilmesi. Bu isyan İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelmiş ve 1945’te bastırılmış. İsyanın bastırılmasından sonra Barzani İran’a kaçmış ve burada Mahabat Kürt Cemiyetini kurmuştur. 1946 yılında bu cemiyetin partileşmesi ile birlikte Kürdistan Demokrat Partisini kurmuştur. Barzani’nin 1958’de Irak’ta krallığın yıkılıp Cumhuriyet rejiminin kurulması ile
Irak’a geri dönüşü mümkün olmuştur. Irak’ta geri dönmesi ile birlikte İran’da kurduğu
Kürdistan Demokrat Partisini Irak’ta da devam ettirdi. Irak’ta askeri darbe yapıp ülkenin
başına gelen Abdülkerim Kasım, Kürtlere kendi özerkliklerini vermesi şartı olarak Irak olarak
uygulanan politikaların desteklenmesini koydu. Ancak bu taahhütlerinde yerine getirilmemesi
ile Barzani 1960 yılında yaklaşık 10 yıl sürecek bir silahlı mücadeleye başladı.
1968’de Baas Partisi darbesi ile Saddam Hüseyin Irak’ta siyaset sahnesine Başbakan
Yardımcısı olarak girdi kısa bir süre sonra Başbakan oldu. 1970’de Saddam Hüseyin ile
Mustafa Barzani arasında 11 Mart Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma önemliydi ve Kuzey
Irak’ta 3 ili kapsayan bir özerk devlet oluşturuluyordu. Kürtler Erbil’de ki yerel
parlamentodan yönetilecekti. Kürtçe resmi ikinci dil oldu. Saddam Hüseyin 4 yıl sonra
anlaşmayı bozdu ve Barzani ailesi bir kez daha isyan edecekti. Barzani’nin bu son isyanı ile birlikte Kürdistan Demokrat Partisi içinde daha önceleri başlayan huzursuzluklar iyice arttı. Parti içinde kopmalar ortaya çıktı. İsyandan sonra Barzani’nin rahatsızlanması ile oluşan liderlik sorunu, Parti içindeki sol görüştüğü ve İslamcı grupların kopmasına zemin hazırladı. Sosyalist düşüncelerle öne çıkan Celal Talabani bölgede sonradan yükselip ikinci parti seviyesine ulaşacak Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni kurdu. Kürdistan yurtseverler Birliği daha çok bölgenin güneyinde Süleymaniye’de güçlendi ve Kürdistan Demokrat Partisi’nden farklı olarak şehirli kesime hitap etti. 1980 yılındaki İran-Irak Savaşı’nda Kürdistan Demokrat Partisi en başından beri İran’ın yanında yer aldı. Celal Talabani’nin kurduğu Kürdistan yurtseverler Birliği ise ilk başta Irak hükümetinden yana tavır alsa da sonrasında onlarda İran’ın yanında yer almaya başladı. Bölgedeki Kürdistan Demokrat Partisi ve Kürdistan yurtseverler Birliği birkaç küçük partiler birleşerek Kürdistani Cephe’yi kurdular. Irak hükümeti başında olan Saddam Hüseyin Kürtlere İran’ın yanında yer alması sebebiyle ceza olsun diye Enfal operasyonlarını başlattı hep bölgede birçok insani dramlar yaşandı. Bölgenin demografik yapısı değişti, binlerce köy yıkıldı, on binlerce Kürt de mülteci olarak Türkiye sınırına geldi. Kürt Parti liderleri de ülkeyi terk ederek İran’a sığınmak zorunda kaldı.

Irak’ın Kuveyt’i işgali ile başlayan Kürtlerin tekrar ayaklanma arzusu tereddüt içinde
kaldı. Koalisyon güçlerinin Iraklı Kuveyt’ten çıkarmak için askeri girişimlerde bulunması
Kürtleri cesaretlendirdi. Ve Kürtler Irak hükümetine karşı bir kez daha ayaklandı. 4 Mart
1991’de başlayan ayaklanma çok hızlı bir şekilde ilerledi. 19 Mart 1991’de Peşmerge güçleri
Erbil, Süleymaniye, Zaho, Duhok ve Kerkük’ü ele geçirdi. Fakat bu zafer uzun sürmedi.
Saddam Hüseyin’in güçleri ülkenin güneyindeki ayaklanmayı bastırıp tekrar ülkenin kuzeyine
ilerledi. Peşmerge güçlerinin 28 Mart’ta ilk Kerkük’ten daha sonra diğer illerden geri
çekilmesi ile milyonlarca insan Kimyasal silah kullanılacağı endişesiyle Türkiye ve İran
sınırına yığılmaya başladı.

3.2. 1992 Sonrası Kuzey Irak Oluşumu
İran ve Türkiye sınırlarına doğru ilerleyen mülteciler ve artan mülteci sorununa,
yardım çağrılarına duyarsız kalındığını gören Türkiye birleşmiş milletlere mülteciler için
güvenli bir bölge oluşturulmasını önerdi. Birleşmiş milletler, 688 sayılı kararı ile koalisyon
güçleri tarafından Irak’ın kuzeyini 36. enlemden itibaren Irak Hükümeti kuvvetlerinin
uçuşuna yasaklayarak bu alanda bir güvenli bölge oluşturdu. Bu güvenli bölge ile
mültecilerin geri dönmesi sağlandı. Ayaklanmadan sonra Kürt bölgesinde oluşan Kürdistan’ı
cephe ve Irak hükümeti arasında görüşmeler yapıldı ama bir ilerleme sağlanmadı.
Birleşmiş Milletler’in Irak Hükümetine karşı tavır alması Saddam Hüseyin’in Kürtler
üzerindeki baskısının artmasına sebep oldu. Bölgedeki bütün devlet memurlarını geri çekti ve
bölgeye ekonomik ambargo uyguladı. Saddam Hüseyin’in bu politikaları Bölgede iç
karışıklığa neden olacağını ve kendi istediklerini yaptırabileceklerini düşündürüyordu. Fakat
Saddam Hüseyin’in hesaplamaları tam tersine döndü ve Kürtler yönetim boşluğunu hızlıca
doldurdu. Bölgede parlamenter bir sistem oluşturmak için girişimlerde bulunuldu.
1992 itibari ile bölgenin Irak merkezi yönetimiyle bir ilişkisinin kalmaması ile 1992
yılının Ekim ayında Kürdistan parlamentosu Kürt Federe Devleti’ni İlan etti ve o bölgenin
tanımını kendi içinde özerk aynı zamanda Irak merkezi yönetimine bağlı bir yapı olarak tarif
etti. 1970’lerden 1992’lere kadar en geniş haklara sahip olan Kürtler de facto bir yönetim
oluşturmuş oldu. Kürdistan bölgesindeki iki büyük parti olan Kürdistan demokrat Partisi ve
Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin çekişmesi ile yönetim sağlıklı bir şekilde işlemedi ve bölge
iç savaşa sürüklendi. İki parti arasındaki çatışmalar bölgeyi ikiye ayırdı kuzey bölgesini
Kürdistan Demokrat Partisi güney bölgesini Kürdistan Yurtseverler birliği yönetmeye
başladı.

1994 ve 1997 yılları arasında çatışmalar devam etti. Ateşkesler ve barış görüşmeleri
sonucu iki parça 1998’de birleşme kararı aldı. Kürdistan bölgesel yönetiminin Siyasal
anlamda gelişmesini etkileyen diğer husus Amerika Birleşik Devletleri‘nin başlattığı İkinci
Körfez Savaşı oldu. 2003 yılındaki Amerika’nın Irak’ı işgali ve işgal sırasındaki en büyük ve
güçlü müttefiki Kürtlerin olması bölgede Kürdistan’ın genişlemesine imkân sağladı. İşgal
sonrasında da bölgede en düzenli örgüt olan Kürtler geçiş döneminde de bu düzenini devam
ettirip gittikçe Irak içerisinde ağırlığını arttırdılar.

Bu dönemde Federal Irak Devleti, Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak yasalaşmış 30
ve Peşmerge güçleri Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin güvenlik gücü haline gelmiştir. Bir
takım yasalarla kazanımlar elde eden Kürdistan Bölgesel Yönetimi bütün bu kazanımlarını 15
Ekim 2005’te halkoyuna sunulan ve kabul edilen anayasa ile de korudu. Başarılı bir dönem
geçiren Kürtler merkezi yönetimde de ağırlığını hissettirmeye başladı. 2005’te yapılan Irak
genel seçimlerinde Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani Irak‘ın ilk
cumhurbaşkanı oldu. Kürdistan demokrat Partili Hoşyar Zebari ise dışişleri Bakanı oldu.
Bu süreç 2014’e kadar sorunsuz geçti. 2014’te ekonomik ilişkilerde yaşanan kriz ve
IŞİD’in saldırıları ve bu süreçte Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin tartışmalı alandaki yerlerin
kontrolünü ele geçirmesi ile birlikte bir kez daha referandum gündeme geldi. Bu süreçte
referandumun gerçekleştirilememesi şu sebeplere dayanabilir; IŞİD’in Musul Operasyonu ile
birlikte Musul’u ele geçirmesi ve daha sonrasında Erbil tarafına değil Kürt bölgelerine
ilerlemesi ile referandum yeniden ertelendi. Daha sonra Peşmerge Kuvvetleri IŞİD’den
30 15 Ekim 2005 tarihinde kabul edilen Irak Cumhuriyeti Anayasası, Madde 117.
tartışmalı alandaki belgeleri tekrar alınca Mesut Barzani 2016’da tekrar referandumun
Kürdistan’ın gündeminde olduğunu söyledi. Bu sefer de olaya Amerika Birleşik Devletleri
müdahale etti. ABD, IŞİD bizim önceliğimiz ve Irak’ta peşmergenin desteği olmaksızın
Musul operasyonunun başarılı olması söz konusu değil Dolayısıyla da bu operasyona
desteğiniz çok hayati lütfen bunu erteleyin talebinde bulundu.31 Bir süre daha ertelenen
referandum 25 Eylül 2017’de Kuzey Irak’ta gerçekleşti ve referandumda %97,38 ile evet
çıktı.

Kuzey Irak referandumu sonrası neler yaşandı, neler yaşanacak? Kuzey Irak’ta zor şartlar altında yapılan referandum sonucu ile Kuzey Irak Irak’tan ayrılma kararı aldı. Başta Kerkük sorunu olmak üzere bundan sonra uluslararası arenada birçok kişi ne olacağını tartışmaya başladı. Referandum sonrası Türkiye’de çıkan karara çok tepkili oldu. Bizim yanı başımızda kurulan ya da kurulması düşünülen bu yeni devlet Türkiye’ye, Kerkük’e, Irak’a ve İran’a neler getirecek, neler götürecek? Referandum tarihine yakın bölgedeki gelişmeler referandumun ertelenip
ertelenmeyeceği konusunda birçok tartışmalara yer vermişti. Bölgedeki tüm devletlerin
yaptırım tehditlerine rağmen Kuzey Irak’ta 25 Eylül 2017’de referandum yapıldı. Referandum
sonuçlarına ilk tepki komşu ülkelerden geldi. Ardı ardına yapılan açıklamalarla Kuzey Irak
yönetimi ilk olarak ambargolarla tehdit edildi. Irak yönetiminden Kuzey Irak’a karşı ilk
ambargo Erbil’e olan yabancı şirketlerin uçuşunun iptal edilmesi isteği oldu. Bu İsteğe ilk
yanıtlar Mısır ve Türkiye’den oldu. Türkiye sınırında geleceğe yönelik yeni bir devlet
kurulması için ilk adım atılmışken Türkiye için en kritik bölge Kerkük olarak görülmektedir.
Kerkük hem nüfus demografisi hem de tarihi ile Türkiye’yi en çok ilgilendiren Kuzey Irak ili
olarak tanımlamamız yanlış olmaz.

4.Kuzey Irak Oluşumunda Neorealist Perspektif

Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleşen referanduma yönelik alacağı uluslararası
ilişkilerdeki tavrı üç aşamalı seçenekler altında açıklayabiliriz. Uluslararası ilişkilerde alınan
bu kararın nasıl yönetileceği hakkında birinci aşamada, ülkenin olan durumu en baştan düşünüp ve kendi çıkarına olan son hali tanımlayıp ve bu son hale uygun iklimi yaratmak için
gerekli adımlar atılmalıdır. Bu tavır, bütünüyle stratejik nitelenmeyi hak eden bir tavırdır.
İkinci aşama, düşünülen son hali uygun iklimin yaratılmadığı durumda olayda olan diğer
aktörlerin tavırlarına bakılıp sizin de bu durumlar karşısında size en uygun pozisyonu alıp
olabilecek en uyumlu son hali yaratmaya çalışma olacaktır. Bunun da olmadığı durumda son
aşama olan üçüncü aşamada ortaya çıkan bir takım sonuçlar ile nasıl yaşanacağını düşünüp
ona göre tavır alınmalıdır.

Türkiye bu durumda uluslararası ilişkiler bağlamında ikinci ve üçüncü aşamada bir
yer alması gerektiğidir. Türkiye’nin bu düzlemde iklim yaratması beklenemez ama hiç bir şey
yapmadan oluşan durum ile ilgili nasıl yaşayacağım demesi de beklenmemelidir. Türkiye’nin
burada yapması gereken bölgede olan diğer aktörlerin yani İran’ın veya Bağdat’ın ne
yaptığını inceleyip ona göre cephe almak olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey
Irak’ta gerçekleşen referanduma yönelik düşünceleri ise bölgedeki birçok kimse tarafından
Amerika zaten yıllardır burada bir Kürt devleti kurmak istiyordu bu yüzden referanduma ses
çıkarmadı, çıkarlarına aykırı bir şey yok deseler de, Amerika Birleşik Devletleri tarafından
referandum kararı zaman açısında doğru bulunmadığı her defasında ertelenmesi gerektiği dile
getirilmişti. Ancak referandum sonrası bölgedeki güçlerin Kuzey Irak’a karşı bir saldırı
gerçekleştirmesini de istememektedir. Gerekirse böyle bir durumda kendisinin sahaya
ineceğini dile getirmekten de şüphe duymamıştır.

Kuzey Irak’ta ki gerçekleşen bu referandum sonrası oluşan devletin meşruluğu ve bu
meşruluğu Kuzey Irak Hükümetinin halktan almış olması devletin tamamen özgür olması ve
Irak’tan ayrılması durumunu ortaya çıkarması beklenebilir. Neo realist çerçevede Kuzey Irak
tarafından bakıldığında bu durum bir milletin milliyetçilik duygularla kendi devletini kurmak
istemesi en doğal hakkıdır. Uluslararası sistemin anarşik yapısı ve bir bekçi devletin
bulunmaması bu devleti kurmak isteyenlerin sadece halkına sorarak başka bir kuruma
sormaksızın hali hazırda bulunan Irak devletinden ayrılmak istemeleri yetecektir.
Saddam Hüseyin döneminde gerçekleşen Kürt halkına yapılan baskıların artması ve
Kürt liderlerin İran üzerinden Rusya’ya kaçması, bölgede ki Kürt halkının kurtuluşunu
Rusya’da görmesini engellemek adına Amerika Birleşik Devletleri’nin 1992 ‘de
gerçekleştirdiği Körfez Savaşı Kürtler açısından güçlenmesine sebep sağlamıştır. Özellikle
1992’den beri devletleşmeye çalışan Kürt milleti bölgede gerçekleştirdiği istikrar, güç ve devletleşmeye giden yoldaki başarıları, zengin toprakları onların artık bir devlet olma hayaline çok yaklaştırmıştır. 2000’li yılların başlarından beri referandum kararı almaya çalışan Kuzey Irak Hükümeti bölgede olan olaylardan dolayı her defasında bu kararını ertelemiştir.

Neorealist perspektiften bölge devletlerin bakış açısından bakacak olursak hiçbir
siyasi otorite kendi sınırlarında yeni bir tehdidin ya da yumuşak tabirle yeni bir komşunun
olmasını istemeyebilir. Özellikle Kürt halkı gibi bölgedeki dört devlet içinde yaşayan bir
unsurun devletleşmesini istemez. Çünkü bölgedeki İran tarafında Şii ağırlıklı Kürt milletinin
oluşu, Suriye tarafında alevi Kürt çoğunluğunun oluşu ve bildiğimiz gibi Türkiye’de güney
doğuda Sünni ve az da olsa Hristiyan Kürtlerin olduğunu biliyoruz. Kuzey Irak Bölgesinde
kurulacak herhangi bir devletin buradaki Kürt halkları tarafından da desteklenip bölgeler
dâhilinde böyle bölünmelerin oluşabileceği tehdidi hep var.

Amerika Birleşik Devletleri mevcut dengenin bir anda bir boşluğa dönüşmesini ve bu
boşluğunda kendi kontrolünde olmayan aktörler tarafından doldurulmasını da istemezler.
Yani bir bağımsızlık ilanının Bağdat’ta bir anda İran yanlısı bir tavır içinde ya da haddinden
fazla bir Suudi yanlılığı ile sonuçlanacak bir heyecan yaratmasını istemezler. Ruslarda
Amerika Birleşik Devletleri’nin işine gelecek şeylerin olmasını istemezler. İranlılarda elde
ettiği yetkiyi kaybetmek istemezler. Kürt halkı Ortadoğu’da sadece belli bir coğrafyada
yaşamıyor. 4 ülkeye yayılmış bir şekilde yaşıyor. İran, Türkiye, Irak, Suriye topraklarında
yaşayan Kürtler vardır. Dolayısıyla bu coğrafyanın içinde bir bağımsızlık referandumu
yapılması ve orada sonuç itibarıyla bir bağımsızlık kararı alınması, bir devletleşmeye doğru
gidilmesi, başka ülkelerde de Kürt nüfusunun yaşıyor olması, komşu ülkeler tarafından bir
güvenlik tehdidi olarak algılanabilir.

Özellikle son yıllarda Suriye’nin kuzeyinde cereyan eden olaylarda, YPG diye
nitelediğimiz PKK’nın kolu olan örgütün Kürt halkından oluşması ve bu bölgede güçlenmesi
akıllara Kuzey Suriye Kürdistan Bölgesi olabilir mi sorusunu getiriyor. Neo realizm
perspektifinde herhangi bir bölgede bu denli bir anarşi ortamı, bölgedeki devletler açısından
savunma harcamalarının artmasına ve kaçınılmaz olan savaşlara yol açabilir.

Sonuç
1992 sonrası Kuzey Irak oluşumunu Neo realizm perspektifinden anlattığımız bu
çalışmamızda amacımız, bahsedilen bölgedeki Kürt oluşumunun ve bir devlet idealinin
oluşmasını hem Kuzey Irak tarafından hem de bölgedeki diğer güçler açısından
değerlendirmekti. Böyle bir konuya hangi taraftan ve pencereden baktığımız tüm yorumları
değiştirmektedir. Bir milletin devlet olmak istemesi ve bunun için çalışması neo realizmde en
doğal hak iken bölgede olan devletlerin yeni bir riskin doğmasını engellemekte yine neo
realizm perspektifinde onlar açısından doğal bir hak olmaktadır.

Her ülke kendi kişisel çıkarlarının peşindeyken ve doğal olarak uluslararası arenadaki
eylemlerini ve politikalarını bu kişisel çıkarlara ve kazançlara göre belirler ve geliştirir. Bu
açıdan baktığımız bu bölgede ister bölge devletlerin çıkarlarını düşünelim ister Kürt halkı
açısından devletleşme isteğini düşünelim hatta bölgede olmayan ama dünyadaki herhangi bir
küresel konuyu ilgilenmeyi kendine borç bilen diğer büyük güçleri düşünelim herkes çıkarları
ve kişisel kazançları doğrultusunda hareket edecektir. Ama burada şunu vurgulamak gerekir,
bölgede olmayan devlerin buraya karışması, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin olaya
hâkim olmaya çalışması, Kuzey Irak bölgesinin verimli petrol kaynakları olmasaydı bu bölge
yerine sorun çorak Afrika topraklarında olsaydı yine bu devletlerin olaya karşı tutumu değişir
miydi?

Kaynakça
15 Ekim 2005 tarihinde kabul edilen Irak Cumhuriyeti Anayasası, Madde 117.

Akbaş, Dr. Zafer, Irak Sorununun Uluslararası Boyutu Ve Türkiye, Barış Platin,
Ankara, 2011

Aydın, Mustafa, 2004, Uluslararası İlişkilerin ‘Gerçekçi’ Teorisi: Kökeni, Kapsamı,
Kritiği. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 1(1), 33-60

Beitz, C. (1979). Political Theory and International Relations. Princeton: Princeton
University Press,

Gözen, Ramazan, Uluslararası İlişkiler Teorileri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019
26

Kenneth, Waltz, Theory of International Politics, Addison – Wesley, Reading, MA,
1979

Keohane ve Nye “Power and Interdependence Revisited”, international Organization,
Cilt 42, Sonbahar 1987.

Köylü, Murat, Aralık 2017,Kuzey Irak Kürt Siyasi Hareketinin Türkiye, Irak, İran Ve
Suriye Politikası, Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, S.
72 – 100.

Öğür, Berkan; Baykal, Zana; Balcı, Ali, Kuzey Irak – Türkiye İlişkileri: PKK,
Güvenlik Ve İşbirliği, Ortadoğu Araştırma Merkezi Yayınları, Rapor No: 2014 / 01,
Ağustos 2014.

Robert O. Keohane ve Joseph Nye, Power and Interdependence; World Politics in
Transition, Boston, Little Brown, 1977.

Robert Tucker, The Inequality a/Nations, Londra, Martin Robertson, 1977

Seval, Hasan Fatih, Aralık 2017, Soğuk Savaş’tan Günümüze İnsani Müdahale: NeoRealist Perspektif, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 9,
Sayı 22, s. 469 – 481.

Stephen Krasner, Structural Conflict: The Third World against Global Liberalism,
Berkeley, University of California Press, 1985.

Waltz, K. (2004). Neorealism: Confusions and Criticisms. Journal of Politics and
Society, 15(1).

OpenLearn from the Open University, Yapısalcı Realizm – Uluslararası İlişkiler
(1/7), Youtube (3 Ekim 2014).

Özdemir, Cüneyt, Kuzey Irak’ta Kürtlerin Devlet Olmak İstediklerinde
Karşılaştığı Zorluklar ve Kürtlerin Tarihçesi, Youtube (11 Eylül 2017).

Pols302, ‘Dr. Seçkin Barış Gülmez Uluslararası İlişkiler Teorilerini Anlatıyor’,
Youtube (4 Eylül 2020)

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram